Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde ilk günün filmleri(aslında festivalin ikinci günü) karamsarlığımı ortadan kaldırmıştı. İlk günden bahsetmeden önce Yavuz Çetin’e selam yollamıştım. “Yaşamak istemem artık aranızda” demiştim. Sanırım yaşamak istiyorum. Çırılçıplak soyunup dağın tepesinde “yaşamak istiyorum” diye bağırmalıyım. Dört bir yandan kuşatılmış olsam da, el ele vererek zorlukları yenme ümidim yeşerdi. Bir festivalin buna önayak olması her yönden takdir edilesi. Yeşile bastığımız ilk film “EYMİR NEDEN PAYLAŞILAMADI”. Eymir Gölü ve çevresinin halkın elinde nasıl doğa harikasına dönüştüğünü, güzel olana düşman çıkarcıların bu alanın peşine takılmalarını, ellerini ovuştura ovuştura nabız yoklamalarını, yönlendirdikleri devlet mekanizmalarının içini boşaltmalarını ve öç alma duygusuyla pişkin pişkin konuştuklarını gördük. Bu puslu kentin göz bebeği ODTÜ’ye bir kez daha hayran kaldım. Çok çok uzun zamandır ağaç dikme şenlikleri düzenleniyor orada. ODTÜ’lüler ve Ankara halkı yeşile boyamış kıraç toprakları. Hocaların, rektörlerin çağrısıyla yankılanmış sesler.Alabilecekleri en faydalı dersi açık havada almış insanlar. Ne şans! Göl de dışlamamış kimseyi. Deniz’i de basmış bağrına, Yusuf’u da. Devrimin sermayesine pislik bulaştırmamış onlar da. Eymir’in dibinde “uyuşmayı” değil, “insanlığı” göstermişler. Fazla söze ne hacet! Biz 10 ağaç borçluyuz bu topraklara. Mogan’ın başına gelenlere sessiz kaldıysak(gölün çevresinde gözümüze batan yapılar gırla), Eymir için tetikte olmalıyız. Çevresinde yükselen bloklara inat, bütünleşelim toprakla. Belediye Başkanı’nın hınçla dolu yüreğine karşı ayakta duralım. Bu belgesel, ne yapmamız gerektiğine dair manifesto niteliğinde. Eymir’in ne açıdan önem arz ettiğini, onu büyütenlere saygı gösterek anlatıyor.Belgesel sonrası yönetmen Yasin Semiz ile söyleşi yapıldı. Eleştiriden ziyade, açıklamalar ön plandaydı. Seyirciler de eklemeler yaptı. Şurası kesinleşti : Bana düşen görev, hem toprağı yalnız bırakmamak hem de yönetmenin neşrettiği duyguların kolay silinmemesi dilemek. İki numara huzurlarınıza geliyor.Ana düşüncesi “atma, kullan” şeklinde özetlenebilecek “GİYİLMİŞ(WORN WEAR)”, insanların atmaya kıyamadığı giysilerden dem vurarak hatıra hassasiyetini resmediyor. Dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar, mal canın yongası atasözünü hatıralar üzerinden ele alıyor. Sözgelimi, şort, mont, bere, pantolon gibi giysilerin “hatıralar” açısından sürdürülebilirliğiyle eskimeyişleri teşbihe başvurularak film haline getirilmiş. Öyle ya, montunuz yaşadıkça tanıklık ettiği olaylar artar. Vallahi filmdeki karakterlerle epey ortak noktamız var.Benim de konuştuğum giysilerim var. Fısıldaşırız arada. Bugün giydiğim montum taş gibi, uzun yıllardır giyerim. Aramızdaki bağı sorgulamayın sakın. Belki ben de, filmde yer alan baba gibi oğlumun mezuniyetinde hediye edeceğim montumu. Belki de kızımın başarılarında üstümdekileri göreceğim, kimbilir. Yönetmen, her nesneyi görsel açıdan destekleyerek beni mest etti. Bir tişörtün ne ifade ettiğini dağlara çıkarak aktarmak, bir berenin izini sürerek çadır kurmak, organik ürünlerin dışında bir ceketin de karın doyuran etkisi göstermek yönetmenlerin(dört) sinemaya hakim oluşundan kaynaklanıyor. Sırada açlıktan ölmeme rağmen kaçırmayı istemediğim “SÜRMEYE DEVAM:OTOMOBİL RÜYASI(KEEP ON ROLLING: THE DREAM OF AUTOMOBILE)” var. Karnım guruldaya guruldaya izledim bu filmi. Ayrıca iki koltuk yanımdaki beyefendinin yerinde duramaması nedeniyle konsantrasyon sorunu yaşadım. Otomobillerin enikonu tartışıldığı bu film, oldukça hızlı akan İspanyolcası sayesinde azıcık kafa şişirdi. Animasyonlar, tarihi fotoğraflar-görüntüler belgeseli zenginleştiren unsurlar. Yaratıcılık konusunda on numara. Ara ara sorulan sorular, fırlayan karakterler vurucuydu. Arabanızın ev sınırları içinde değerlendirilebileceğini düşündünüz mü hiç? Düşünmemiş olabilirsiniz. O zaman araba içinde ne kadar yalnız olduğunuz ve görünmezlik iksiri içmişcesine davrandığımız da aklınıza takılmadı.Zahmet etmeyin, film sol şeritten sille tokat geliyor üstümüze. Uçan arabalar da unutulmuyor. Hayalleri bırakın, biz bu uçan arabalar için neleri feda ettik neleri. Kemerlerinizi çözün sevgili seyirciler, devir yürüme devri. Yürüye yürüye yemeğe gittim. Döndüğümde üç gencin “akustik performansıyla” kulaklarımızın pası silindi. Bağlama, kemençe, gitar, çello.. Ellerine sağlık. Çanlar çalıyor. Son düzlüğe girildi. Filmekimi’nde gördüğüm “Turist”e kardeş geldi.”TURİSTİN AYAKİZİ(GRINGO TRAILS)’nin “Turist” ile isim ortaklığı dışında hiçbir bağı yok. Türleri de farklı, ama onun başarısına yaklaşıyor. Yine dünyayı dolaşıyoruz. Amerika, Asya, Afrika… Peki ne maksatla gidiyoruz buralara? Biz bir ülkede turist oluyorsak o ülkenin kültürünü darma duman etme hakkına sahip olur muyuz? Hazır olun, turizmin ipliği pazara çıkarılıyor. Yeryüzündeki cenneti kirletenler, keşifle yıkımı karıştıranlar aynı kişiler. Yeryüzündeki cennete gidenler ketum olamıyor. Akın akın geliyorlar. Neden söyledin be adam? Bölge halkları gelen turistlerden yarı memnun. Fakat memnun olmayanlar var, üstelik tepkilerini koyamıyorlar. Anakonda nasıl konuşsun. Rahatını kaçırmayın hayvanın! Yönetmen Pegi Vagil’in buzdağının görünmeyen yüzünü inanılmaz örneklerle çizmiş. Kıtalararası tutum farklılıklarını göstermekten de pek mahir. Turist seçiciliğinin zuhur ettiği Bütan, kanımca en makul örnek. Faşizm kokuyor da, galiba kapalılık taraftarıyım ben. İnsanları kategorize etmesi yanlış yanlış olmasına ama koskoca “ama” var. “Turistin Ayakizi”, barındırdığı dramıyla, sevdiği uğraşları elinden alınan emekçileriyle, delik deşik olmuş hayvanlarıyla ve dejenere gençliği ezber bozarak anlatmasıyla(sızmış gencin çöp kutusuna dönüşümü vb.) kolay kolay hafızalardan çıkmayacak bir çalışma olarak festivale noktayı koydu.Her şey için çok teşekkürler Sürdürürebilir Yaşam Film Festivali. Kucak dolusu sevgiler.

Kuşun Kanadındaki Deli